Her Zaman Masum muyuz?
Belki de toplumsal ve duygusal ikiyüzlülük örneklerine sıkça rastladığımız bir ülkenin insanları olduğumuz için anlatılarımızda tarihimizi ele alışımız böylesine naiftir; çünkü bu anlatılarda bir taraf her zaman masumdur ya da ötekinden daha masumdur.
Tarihin, bir anlatı olarak nasıl sunulduğu düşünüldüğünde, kuşkusuz öncelikle geçmişle karşılaşılır. Zaman, temel kavramdır. Sonuçlara bakılıp nedenlerin açıklanmaya çalışıldığı söylenebilir. Varolan, görülebilen durumdan hareketle varolmayan, görülemeyen kaynaklara ulaşılmaya çalışılır. Bu süreçte her ne kadar birtakım belgeler gösterilebiliyorsa da bu belgelerde, istenildiğinde her zaman kuşku uyandıracak bir yan bulmak olasıdır; çünkü biliyoruz ki olayların seçimi ve yorumlanması siyasi eğilim, toplumsal ya da ulusal kimlik, cinsiyet gibi sayısı daha da artırılabilecek birçok özelliğe bağlı olarak değişiklik gösterir. Sonuçlardan nedene doğru yol alışta, bilebildiğimiz kadarıyla aydınlık olan bugünden geçmişe, en karanlığa ulaşılmaya çalışılır. Yol alındıkça da ışık sürekli azalır. Dolayısıyla, tarihin kesinlik iddiası her zaman tartışmaya açıktır. Parçalar her zaman yerine oturmayabilir. Üstelik, çoğu zaman yeni soru işaretleri yaratılır.
Masumiyetin en başta yitirildiği polisiye anlatılarda ise ilk sunulan an, genelde cinayet anıdır. Katil açıklanana kadar, ‘alıcı’ için her şey karanlıktır; ama neyse ki kanıtlar aydınlatıcıdır. Yine sonuçtan nedene ulaşılır. Bilinenden bilinmeyene gidilir. Cinayet anının öncesi öğrenildiğinde ise tüm parçalar yerine oturur. Tüm sorular yanıtlanır. Her şey gerçekten öyle olması gerektiği için öyle olmuştur, başka türlü bir gelişme beklenemez.
Geçmişe yönelişteki benzerliklerine karşın, varılan noktanın farklılığından hareketle, tarihsel anlatılarla polisiye anlatıların yapılarına bakmak ilgi çekici olabilir:
Tarihsel Anlatılar: Yapıları gereği şüphe duyulması gereken bir nitelik taşıyan tarihin kanıtlarının değerlendirilmesi biçimsel olarak tarihi bir süreç izliyorsa da konu, günceldir. Her araştırmanın doğal eğilimi daha az bilinenden bilinmeyene doğru gitmektir. Kuşkusuz, çağlar boyu aşağı inildikçe belgelerin ışığı düzenli olmayacaktır. Geçmişi yakalamak için aydınlık olan bugünden yola çıkılır ve geçmişe ait parçalar tamamlanmaya çalışılır.
Tarih ve sinema, olumlu ya da olumsuz sürekli bir etkileşim içerisinde olmuştur. Bazen sinema, doğrudan bir propaganda aracı olarak kullanılmış; bazen de Hollywood tekrarı ve hafifliği içinde sinema, tarihten yararlanmıştır. Tarihe ilişkin belleğimizdeki imgelerin büyük çoğunluğu sinema ve televizyon yoluyla oluşturulmuştur.
Marc Ferro, filmin tarihsel okunuşu ve tarihin sinematografik okunuşu olmak üzere iki bakış açısından söz eder ve sinemadaki tarihi kurmaca tarih olarak adlandırır (Ferro 1995:32). Kurmaca tarih, bir anlamda, tarihin sanatsal biçimi olarak düşünülebilir.
Tarihle filmler arasındaki etkileşime bakıldığında tümünün bir tarih yorumu getirdiği ortadadır; ancak bir kısmı fantastik öğeleri ön plana çıkarırken, bir kısmı doğrudan tarihi gerçeklerden yola çıkarak öyküsünü anlatır. Türk sinemasında Malkoçoğlu, Tarkan, Kara Murat serisinde olduğu gibi, fantastik öğelerin kullanıldığı filmlerin yanında, tarihi gerçekleri temel alan/aldığını iddia eden, tarihe belli bir yorum getiren filmlerden de söz edilebilir. Tam da bu nedenle, tartışmalar yaratılır. Son dönemde Salkım Hanımın Taneleri bu tür filmlere örnek gösterilebilir. Kuşkusuz, böylesi tartışmalar farklı boyutlara da atlayabilir. Örneğin Salkım Hanımın Taneleri üzerinden devam edilecek olursa, tartışmalar Varlık Vergisi'nin uygulanmasından çok Ermenilere mi Yahudilere mi haksızlık yapıldığı noktasına gelmiştir. Kanımca, filmde anlatılanların, bir dönem, Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanından hareketle Mocambo kasabasına benzetilen Türk toplumuna, yine bellek yitimine uğrayan bir kadın üzerinden sunulması anlamlıdır.*
Bununla birlikte, bir yeniliğin, uçmanın tarihini anlatarak farklı olduğu düşünülebilecek ve bu iki gruptan da ayrılabilecek İstanbul Kanatlarımın Altında, tarihi yanlış, yanlı, kötü sunduğu gerekçesiyle tartışma yaratmıştır.
Polisiye Anlatılar: Polisiye anlatılarda üç temel özellik olarak sıralanabilecek geriye doğru kurgu, gerilimi diri tutma ve çıkarsama, 1700’lerden bu yana kullanılagelmektedir. Devrik öyküleme olarak da adlandırılan geriye doğru kurgu, ilk olarak Godwin’in “Caleb Williams” (1794); çıkarsama ise Voltaire’in yazdığı “Zadig” (1746) adlı eserlerinde kullanılmıştır. Bunlara, melodramdan ödünç alınan, beklenmedik bir olay eklenmiştir (Mandel 1985:30).
Anlatı, gelişme halinde bir eylemle başlayabilir. Kahramanların başlangıçtaki durumları daha sonradan da bildirilebilir. Bu durumda geciktirilmiş bir sunuş söz konusudur. Sunuşun geciktirilmesi, anlatının sonuna kadar sürebilir. Alıcı, anlatı boyunca bazı ayrıntılardan yoksun bırakılıyor görünse de aslında tüm bilgiler gizlenmiş olarak ortada durmaktadır. Bilgiler, anlatının sonunda gün ışığına çıkar. Sunuşun, bu yolla yapılmasını Tomaşevski geriye dönük çözüm olarak adlandırır. Sunuşun geciktirilmesinde, karmaşık bir gizler bütünü, olayların içinde yer alır. Olayların sonunda gizler aydınlatılır (Tomaşevki 1995:233).
George Dove, Poe ve Conan Doyle’dan başlatılan polisiye anlatıların yapısının, problem / ilk çözüm / düğüm / karışıklık dönemi / ilk pırıltı / çözüm ve açıklama olmak üzere yedi aşamadan oluştuğuna dikkat çekmektedir (Mandel 1982:27). 1928’de S. S. Van Dine (Willard Huntington Wright), polisiye anlatılar için yirmi kural sıralamıştır (Van Dine 2003:htm). Sonuçtan nedene doğru yol alışta S. S. Van Dine olay, okur ve yazar arasında olması gereken eşit uzaklıktan söz eder ve bilmecenin gizli nedeninin tüm roman boyunca apaçık olması gerektiğini söyler. Böylece iyi bir okur, kitabı son satırına kadar okumasına gerek kalmaksızın katili bulabilecektir. Bilmeceyi çözme konusunda okuyucu ve yazarın eşit şansa sahip olması gerektiği vurgulanır. Bu anlamda 1936’da D. Y. Wheatley’in yazdığı Murder off Miami (Miami Dışında Cinayet) adlı roman, iyi bir örnektir. Eser, anlatım öğeleri kullanılmadan, yalnızca polis raporlarından oluşturulmuştur. Dosyalar incelenerek cinayet çözülür.
Türkiye’de polisiye ile tanışılması 1880’lere uzanır. İlk polis romanı olarak Ahmet Mithat Efendi’nin 1884’te yayımlanan Esrar-ı Cinayat’ı gösterilir. İlk çeviri ise, 1881’de Ahmet Münif’in çevirdiği Paris Faciaları’dır. 1900’den sonra polisiyeye ilgi azalmış ve 1903-1908 arası hiç polisiye çevrilmemiştir (Üyepazarcı 1997:71-163). Özgüç, Türk Sineması’nda ilk polisiye film olarak 1940 yılında Faruk Kenç’in çektiği Yılmaz Ali’yi gösterir (Özgüç 1998:41).
Siyasi Polisiye: Polisiyenin başlangıcına gidildiğinde, kuşkusuz, “hadi polisiye yazalım” denilmediği kolayca söylenebilir. Toplumsal değişimler sonucunda ortaya çıkan farklı yaklaşımlar yeni anlatım kalıplarını doğurmuştur. Ardından kalıplar tekrar tekrar kullanılarak türler yaratılmıştır. Bu özellik göz önünde bulundurulduğunda, polisiye ve tarih arasında sürekli bir etkileşimden söz edilebilir. Özellikle Mandel’in, polisiyenin bir alt türü olarak nitelendirdiği “gerçek” politik heyecan romanları, kısaca siyasi polisiyeler, örgütlü ya da örgütsüz suç, masumiyet, tarih vb. kavramlarla doğrudan ilintili bir tür olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlatılar devlet, büyük iş çevreleri ve örgütlü suç arasındaki düzeni ana tema olarak alıp politika sahnelerinin arkasında gerçekte olan bitene ilişkin sızıntı bilgilerle süslenir. Bu anlamda Mandel, özellikle Watergate Skandalı’ndan sonra ortaya çıkan anlatımlardan örnekler verir:
“… müteveffa İran şahının; Suudi Arabistanlı politikacıların, petrol şeyhlerinin ve bunların Lübnanlı arabulucularının; İsrailli bakanların, generallerin ya da Mossad şeflerinin; uluslar arası teröristlerin; hırslı İsviçreli bankacıların; dördüncü Reich planları yapan Alman politikacıların; Mafya’nın yardımıyla ya da Mafya’nın yardımı olmaksızın askeri darbeler planlayan İtalyan kodamanların; sayısız KGB veya Çin gizli servisi ajanlarının ve benzerlerinin görüntüleriyle de karşılaşırız.” (Mandel 1985:143)
Yakın geçmişte bile siyasi polisiye yaratma anlamında oldukça bol malzeme olan Türkiye’de, sanatçıların bu kaynaklardan yeterince yararlandığını söylemenin doğru olup olmadığı tartışılabilir.
Polisiye olaylarla tarihteki sistemler arasındaki gerilim, yalnızca polisiyelere değil, birçok esere (Balzac-Goriot Baba, Esrarlı Bir Olay; Dickens-Kasvetli Ev; Eugéne Sue-Paris’in Esrarları vb.) yansımıştır. Görünürde kürek mahkumu Jean Valjean’la komiser Jever arasındaki kovalamacanın anlatıldığı Sefiller’de, Fransa’nın tarihi de anlatılır aslında. Onları polisiyelerden ayıran yan, suça değil, insanın sistem içindeki yazgısına odaklanıyor olmalarıdır.
Her iki tür, kahraman yaratma ya da kişiselleştirme ve zaman’la olan ilişkileri açısından incelenebilir:
Kahraman Yaratma: Sinema, elindeki görüntü, kamera hareketleri, ses, kurgu vb. farklı anlatım olanaklarını kullanarak geçmişi sunarken, polisiye anlatılardaki gibi bir kahraman ya da bir kurtarıcı yaratır. Türk sinemasında, Melih Gülgen’in çektiği ve Cüneyt Arkın’ın oynadığı Polis Cemil filmlerinin, tarihe yaklaşımda fantastik öğelerin öne çıktığı Kara Murat filmlerinin düşüşe geçtiği dönemde ilgi çekmesi, her iki tür için de geçerli bir teknik olan “kahraman yaratma” açısından önemlidir. Bu anlamda Türk sinemasında Kara Murat serisi iyi bir örnek olarak gösterilebilir. Fonda tarih akarken sunulan kahramanlarla izleyicinin geçmişi –doğru ya da yanlış- algılaması da sağlanılmaktadır. Unutulmaması gereken, bu filmlerin
gerçekçi bir tarih anlatımını hedeflemiyor olduğudur. Buna karşın, farkında olunsun ya da olunmasın bir tarih yorumu söz konusudur ve Kara Murat güçlü, iyi dövüşen, ideal Türk’tür, kahramandır, cesur yüreklidir, masumiyetin koruyucusudur.
Polisiyelerde, kahramanla birlikte yaratılan diğer kişiler az sayıdadır ve hepsi cinayet sahnesinde vardır. Katil, tek kişidir ve genelde hep en az şüphe uyandırandır. Bu nedenle polisiyelerdeki kahraman, zekasını en iyi kullanandır. İyi dövüşmesi şart değildir.
Zaman: Öykü anlatan bir araç olmasına karşın, Novels into Film’de Bluestone’un da vurguladığı gibi, romanlar için geçmiş, şimdi ve gelecek olmak üzere üç zaman dilimi birden söz konusuyken; film için yalnızca ‘şimdi’ söz konusudur (Bluestone 1957). Dolayısıyla sinema, geçmişi şimdiye dönüştürerek sunmaktadır. Film, olayların orada, o anda gerçekleştiği algılamasıyla izlenilir. İlk çekimden başlayarak ileri bir hareketin söz konusu olduğu ve yazılı dildekinin aksine zamanı sürekli vurgulayan ekler olmadığı için filmlerdeki zaman atlamaları, çekimler arası geçiş yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilir. Geçmişin anlatılması noktasında flashback/geriyedönüş’ün vurgulanması için kullanılan göstergeler (açılma-kararma, alt yazılar vb) kaçırıldığında, geçmişin anlatıldığını anlamak zordur.
Her iki gruptaki anlatılar için geriye dönüşler en çok kullanılan tekniktir. Geriye dönüş, tarihsel anlatılarda şimdiki zamandan geçmişe bakış olarak sunulduğunda kaçınılmaz olarak öykü içinde öykü anlatılmaya başlanır. Böylece geçmişteki olaylardan hareketle bir neden-sonuç ilişkisi kurulabilirse de çoğu zaman birtakım sorular yanıtlanırken yeni soru işaretleri de yaratılabilir.
Polisiye anlatılarda da geriye dönüşler neden-sonuç ilişkisinin kurulmasına olanak sağlar ve gidilen son nokta cinayetin işlendiği masumiyetin yitirildiği andır. Bu anlatılarda tüm sorular yanıtlanır. Hiçbir soru yanıtsız kalmaz.
Genel olarak bakıldığında tarihin ve tarihçinin kapıları her alana açıktır; aynı zamanda her alanın tarihi de söz konusudur. Anlatılar söz konusu olduğunda da neyin anlatıldığından çok, nasıl anlatıldığı öne çıkmaktadır. Sonuç olarak, tarihsel anlatılar da polisiyeler de geçmişle haşır neşir olarak öykülerini anlatmaktadır. Polisiyelerde, masumiyetin zaten yok olduğunu bilerek ve belki de bir vahşetle karşılaşmaya hazırlıklı olarak salt heyecanlanmak ya da zekamızı yazarla/yönetmenle yarıştırmak gibi masum beklentilerle buluşuyoruz. Tarihle ilintili anlatılarda ise geçmişle başa çıkmayı ya da hem kahraman hem cesur hem haklı hem masum… vb olarak anlatmayı/anlatılmayı bekliyoruz. Belki de çok şey bekliyoruz?
KAYNAKLAR
Bluestone, George (1957). Novels into Film. Berkeley:University of California Pres.
Ferro, Marc (1995) Sinema ve Tarih, Çev. Turhan Ilgaz, Hülya Tufan. İstanbul: Kesit Yayıncılık.
Mandel, Ernest (1985). Hoş Cinayet, Çev. N. Saraçoğlu. İstanbul: Yazın Yayıncılık.
Özgüç, Agah (1998). Türk Filmleri Sözlüğü 1914-1973, İstanbul:Sesam Yayınları.
Tomaşevski, Boris (1995). “Tema Örgüsü”. Yazın Kuramı içinde, derleyen Tzvetan Todorov.. Çev: Mehmet Rifat-Sema Rifat. İstanbul:Yapı Kredi Yayınları.
Üyepazarcı, Erol (1997). Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes, İstanbul:Göçebe Yayınları.
Van Dine, S. S. (1928). "Twenty rules for writing detective stories". http://www.jate.u-szeged.hu/~gnovak/vandine.htm 18.06.2003.

Yorumlar
Yorum Gönder