Eski Yeni
Geçen yüzyılın bitimine üç yıl kala, Kitap-lık dergisi, Waterstone pazarlamacılarının, Channel 4’ün Bookchoise programı ile birleşerek 25.000 kişiye yönelttikleri “bu yüzyılda tercih ettiğiniz kitaplar” sorusunun genel sonucunu yayınlamıştı.“Yüzyılın Yüz Kitabı” adı altında sunulan listede, The Lord of the Rings adlı eseriyle John Ronald Reuel Tolkien (1892-1973) 5000’in biraz üzerinde oy toplayarak, ilk sırada yer alıyordu. 1954 ve 1955 yıllarında üç cilt olarak yayınlanan eserle buluşmak için Türk okuru, 1991’i bekleyecek ve sonrasında da eser, Yüzüklerin Efendisi adıyla, Türk okuru için de en çok okunanlar arasına girecekti.
En çok sat(ıl)an (best-seller), macera, gotik, bilimkurgu, fantezi, polisiye ya da (ana) akım ayrımı yapılmaksızın oluşturulan listede, Tolkien’in 1937’de yayınlanan ilk eseri The Hobbit de on dokuzuncu sırada yer alıyor. Dolayısıyla, tek eserlik bir çıkış denilip geçilemiyor Tolkien için ya da en azından çıkardığı gürültüye kayıtsız kalınamıyor ve bilimkurgu, kaçış, arayış gibi adlandırmalar altında edebiyatın klasik örnekleri arasına dahil ediliyor.
Kendisi de bir biliminsanı, üstelik İngiliz Dili ve Edebiyatı profesörü olan Tolkien’in eseri, akademisyenler çevresinde de kamplaşmalara neden olur: Tolkienseverler-ve Tolkiensevmeyenler. Sevenler, -her ne kadar Tolkien aksini iddia etse de- Yüzüklerin Efendisi’ne alegorik anlamlar yükleyerek eseri, edebi bir yapıt olarak göklere çıkarıyorlar; çünkü, anlatılanların bu dünyaya ilişkin göndermeler olduğu varsayıldığında, Yüzüklerin Efendisi’ni bir başyapıt olarak kabullenmek daha kolaylaşıyor. Yoksa koskoca profesörün, sayfalarca masal anlatması nasıl açıklanabilir? Bir açıklama yapılması şarttır; çünkü Tolkien'in yapıtı söz konusu olduğunda, dünya artık ikiye bölünmüş durumdadır: Yüzüklerin Efendisi’ni okumuş olanlar ve okuyacak olanlar.
Bir klasik olup olmadığı ya da tüm zamanların okuru için bir anlam taşıyıp taşımadığı/taşımayacağı sorusunun kesin yanıtını, zaman gösterecek; çünkü kesin olarak öğrendiğimiz bir şey var: Sanat, zaman açısından anlam ayrılıklarına uğrar, sanatın tanımı, her yeni dönemde tekrar yapılır. 1590’larda Shakespeare’in liste başı olması da bir sorundu. Buna karşın Shakespeare, günümüzde hâlâ bir “klasik”!
Sözcüğün çok farklı anlamlarda kullanılışı var kuşkusuz. Eski Yunan ve Roma çağının dilini ve sanatını anlatma bağlamında, uzmanlık bilgisini gerektiren “klasik”in yanında; günlük yaşamda, hemen herkesin kendi “bilgi/beğeni”si bağlamında bir değerlendirme yapabileceği, sıradan olan-olmayan karşıtlığı anlamında da “klasik” sözcüğü kullanılıyor. Bu anlamıyla “klasik olan”, eskidir, alışılagelendir, bilinendir, sıradandır, değersizdir. Diğer taraftan, aynı sözcük, tam tersi bir anlamı da ifade edebilir: Klasik ama değerli!
Özellikle, bizlere okul sıralarında ‘duyurulan’ klasiklerdir bunlar. Onlar, çok değerlidir! Ulaşılmazdır! Ölümsüzdür! Her şeyden önce, defalarca okunur ve her seferinde yeni bir söz söylerler ya da yeni bir söz söyledikleri söylenir. Calvino, “Klasikler neden okunmalı?” diye sorarken klasik eserin birçok tanımını yapar. Metninin bir yerinde şunu söyler, “Tohumunu atıp, eser olarak kendini unutturmak: İşte edebiyat eseri bu spesifik güce sahiptir.” [1] Belki de klasiklerin bu gücünden dolayı, -her ne kadar “Puşkin, Dostoyevski, Tolstoy vb. çağdaşlık gemisinin bordasından fırlatılıp atılsa”[2] da modern zamanın tüm anlarında, örtük de olsa bir Romeo ve Juliet, bir Don Quijote, bir Raskolnikov... vb. bulmak mümkün.
Değişmiş/dönüşmüş de olsa ‘yeni’, kendini ‘eski’ye göre tanımlamak durumunda. R. Michael Ballantyne’ın Mercan Adasındaki (1858) çocukları, günümüzde William. Golding’in Sineklerin Tanrısındaki (1954) çocuklarına dönüştü çoktan (ki bu eser de “Yüzyılın Yüz Kitabı” listesinde on dördüncü sırada)...
Eski Romeo ve Juliet’ten Yeni Romeo ve Juliet’e
“Seni seviyorum.” Önce bu sözcükleri bir rafa kaldırmalıyız;dirseğimizle kırmak zorunda kalacağımız bir camın arkasındaki bir kutuya; bir bankaya koymalıyız. Onları bir tüp C vitamini hapı gibi ortalarda bırakmamalıyız. Bu sözler dilimize çok kolay gelirse düşünmeden kullanabiliriz; dayanamayız. Söylemeyiz deriz ama söyleriz. Sarhoş oluruz ya da yalnızlık hissederiz, ya da büyük ihtimale, düpedüz umutlanarak, bir de bakarız o sözleri sarf etmişiz, kullanmışız, kirletmişiz. Kendimizi aşık olmuş ve uygun düşüp düşmeyeceğini sınamak için kullandık sanırız. Söylediklerimizi kulağımız duyana kadar ne düşündüğümüzü nasıl bilebiliriz? Bırak bunları; geçerli değil. Bunlar büyük sözlerdir; onları hak ettiğimizden emin olmalıyız.
Julian Barnes, 10 1/2 Bölümde Dünya Tarihi
“Seni seviyorum” cümlesinin yeterince söylenmediğinin sıkça altının çizildiği bir dönemden sonra bugüne geldiğimizde, her yerde, herkesin “seni seviyorum” cümlesini duyması mümkün. Bunun için, herhangi bir radyo ya da televizyon kanalını –sadece bir süre için- izlemek yeterli! Olmadı, geçin aynanın karşısına kendi yansımanıza “seni seviyorum” deyin. (Bunu da bir radyo ya da televizyon yayınında duymuş olmalıyım.) Özcesi, günümüzde aşık olunan kişiye “seni seviyorum” demenin uğruna “ölünesi” bir aşkı anlatıyor olma olasılığı çok az. Biz aşkı, en eski anlatılardan günümüze değin birçok metinden biraz da böyle öğrendik. Aşk uğruna ölünmeli... Bu noktada, “çok kültürlü bir kadını seven ama ona, kadın bu sözleri daha önce Barbara Cartland tarafından yazıldığını bildiği için (ve kendisi kadının bunu bildiğini bildiği için) ‘seni çılgınca seviyorum’ diyemeyen” birine Eco’nun sunduğu çözüm yolunu büyük bir keyifle okuyorum:
“Yine de” diye devam ediyor Eco, “bir çözüm var. ‘Barbara Cartland’ın da yazageldiği gibi, seni çılgınca seviyorum’ diyebilir adam. Bu noktada adam, sahte masumiyeti reddedebilir ve artık masumca konuşmanın mümkün olmadığını açıkça söylerse, sonuçta kadına söylemek istediğini söylemiş olacaktır; onu sevdiğini, ama masumiyetin yitirildiği bir çağda sevdiğini. Eğer kadın da bu mantığı kabul ederse, sonuçta yine de kendisine ilân-ı aşk edilmiş olacaktır.[3]
Bugünden bakınca, Julian Barnes’ın 1980’li yıllarda yukarıda alıntıladığım düşüncesine katılmak işten değil. Yine de yadsınamayacak bir gerçek olarak aşk, sevgi, ayrılık, kavuşma gibi aşka ilişkin insanlık durumları en eski anlatılardan, günümüzün en çağdaş anlatılarına kadar hemen hepsinde bizi selamlıyor.
Öyküsünü Ovidius’tan öğrendiğimiz Pyramus ile Thisbe’nin aşkı, tıpkı Romeo ve Juliet’inki gibi ölümle sonuçlanır. Pyramus ile beyaz bir dut ağacının altında buluşmak için sözleşen Thisbe, ağzı kanlı dişi bir aslanın geldiğini görünce, başörtüsünü orada bırakarak kaçar, aslan da örtüyü parçalar. Pyramus, kanlı başörtüsünü bulunca, Thisbe’nin öldüğünü sanarak kendini öldürür. Pyramus’u ölmek üzereyken bulan Thisbe de, Pyramus’un kendini öldürdüğü bıçağı alarak intihar eder.
Shakespeare’in Romeo ve Juliet’i de aşkları uğruna ölürler. Üstelik, benzer şekilde ölen daha birçok aşk kahramanını, değişik anlatı türlerinde de bulmak mümkün. Yine de hepsi, Pyramus ve Thisbe’ye değil, Romeo ve Juliet’e göndermede bulunur ya da Romeo ve Juliet’e bağlanır. Diğer taraftan, çağdaş dünyanın en büyük buluşu olan sinemada izine en çok rastladığımız kaynaklar, Shakespear’in eserleridir. Özellikle de Romeo ve Juliet, ya doğrudan filme uyarlanmıştır ya da eserlerde Romeo ve Juliet’in formülü uygulanmıştır. En iyi bilineni ve en başarılı bulunanı hiç kuşkusuz, West Side Story (Batı Yakası’nın Hikâyesi).
Romeo ve Juliet yerine Tony ve Maria vardır artık. Elbette en önemli ayrım, isimler değildir. Shakespeare’in oyunu, artık bir müzikaldir ve olaylar “yeni zamanlar”da geçmektedir. Amerikalılar ve Porto Riko’lu göçmenler karşı karşıyadır artık. Tony, ilk kuşak Amerikalı olduğu için Jets çetesinin bir üyesi; Maria ise Porto Rikolu Sharks çetesinin başı olan Bernardo’nun kızkardeşidir. Montague ve Capulet ailelerinin yerini Sharks ve Jets çeteleri almıştır.
Öykünün sonunda Tony, Maria’nın kollarında ölür. Yeni Juliet’in kaderi ölmek değildir.
Maria artık Tony olmaksızın yaşamayı öğrenmelidir. Batı Yakasının Hikâyesi’nin sonunda, Romeo ve Juliet’in sonunda sorduğumuz sorulardan farklı bir noktadayızdır artık. Hiçbir şey Shakespeare’in zamanındaki kadar net değildir. Bugünün insanının –yalnızca aşık insanının değil kuşkusuz- Juliet’in alınyazısına başkaldıracak bir (gizil)güce, bana kalırsa da sanata gereksinimi var. Maria, bunun için Tony olmadan yaşamak zorundadır.
Batı Yakasının Hikâyesi, Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inin hâlâ sapasağlam ayakta olduğunu bir kere daha kanıtlar. Bir çağdaş yapıtta, biçimsel olarak Romeo ve Juliet’ten ayrılsa bile klasik, dimdik ayaktadır.
Mitik boyutlara ulaşan klasik kahramanlarımız Don Quijote, Faust, Hamlet... Bir anlamda yenik düştüğümüz ileri teknoloji karşısında herkes birer Homeros olmayı az da olsa başarabildiği için, hızla akan zamana karşın bizimle birlikteler. Daha gün doğmadan yola çıkmıştı onlar!
Nasıl yüzyılın sanatı sinema, daha düne kadar edebiyata düşmanken bugün, kamerayla ‘yazıyor’sa (yazındaki geriye dönüşü anlatan ‘flashback’ler, zamanın geçişini anlatan fade-out’lar...) yarın, başka bir aktarım aracı bulunacaktır. Onun flörtü de sinemaya kadar gelen sanatlarla birlikte sinema olacaktır. Böylesi bir yapılanmanın ilk örneklerini, 1962’de New York’ta Ray Johnson tarafından temelleri atılan Mail Art (İng. Posta Sanatı)* sanatçıları vermeye başladılar belki de...
Aşık olmanın, aşk uğruna ölmenin ölmediğini, çağdaş dünyanın dev ekranlarında, beyazperdelerinde, yazılı basınında (gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini, dizi filmleri Üçüncü Sayfa filmini anımsayalım) zaman zaman tüylerimiz ürpererek izliyoruz. Bununla birlikte dünyayı her zaman BİZ/BEN ve ÖTEKİLER olmak üzere bölecek birileri de olacak. Klasikler, bize bunların örneklerini çok önce sunmuştu. Çağdaş yaşamda ve sanatta, klasiklerin anlattığı özün yaşadığını görmezden gelmek hangimizin işine geliyor da başyapıtlarımızı es geçiyoruz? Belki yarının Romeo’su Mars’tan; Juliet’i Venüs’ten gelecek ve çatışmalar, dünyanın yeni Olimpos’u uzayda, belki de Tolkien’in yarattığı bambaşka bir ORTADÜNYA’da yaşanacak?..
KAYNAKÇA
Adair, Gilbert. çev. Nazım Dikbaş, Postmodernci Kapıyı İki Kere Çalar, İstanbul:İletişim, 1993.
Barnes, Julian çev. Armağan Anar, 10 1/2 Bölümde Dünya Tarihi, İstanbul:Afa, 1994.
Burliuk, D. ve dğrl. çev. Selahattin Hilav, “Genel Beğeniye Tokat”,. hzr. Enis Batur. Modernizmin Serüveni, İstanbul:YKY, 1997.
Calvino, Italo. çev. Enis Batur, “Klasikler Neden Okunmalı?”, hzr. Enis Batur, Modernizmin Serüveni, İstanbul:YKY, 1997.
“Yüzyılın Yüz Kitabı”, çev. Berna Kılınçer, Kitap-lık, İstanbul:YKY, 1997.
[1] Italo Calvino, çev. Enis Batur, “Klasikler Neden Okunmalı?” hzr. Enis Batur, Modernizmin Serüveni, YKY:İst. s.16.
[2] D. Burliuk ve dğrl. çev. Selahattin Hilav, “Genel Beğeniye Tokat”,. hzr. Enis Batur. Modernizmin Serüveni., YKY:İst. s.159.
[3] Aktaran Gilbert Adair, Postmodernci Kapıyı İki Kere Çalar, İst:İletişim, 1993, s.23.
* Hiçbir sınırlamanın olmadığı posta sanatında, genelde yazılı eserler dolaşıma sokuluyor. Bir posta sanatçısından diğerine postalanıyor ve çoğu zaman da ortak hazırlanmış bir kitap ortaya çıkıyor. Şimdiden posta sanatı katalogları ve dergileri oluşmuş bile. Konuyla ilgili, internet adresleri: www.artepostal.org.mx, http://www.blast-bulletin.com.ar/, http://www.phi.lu/,
E Dergisi Ekim 2002

Yorumlar
Yorum Gönder