Babası ve Oğlu

18 Aralık 1910

İçerikleri besbelli değilse, (şu an önümdekinde olduğu gibi, önemli bir şey içermediği sezinlenebilse de) mektupları bir süre açmaksızın bekletişime, yalnızca güçsüzlüğümün, korkaklığımın neden olduğunu bilmesem; bu konuda gösterdiğim titizlik, belki de sabırsızca beni bekleyen birinin bulunduğu bir odanın kapısı önündeki çekingenliğimi andırmasa; bu uygulamanın kusursuzcasına iyi bir yöntem olduğu ileri sürülebilirdi. Bunu söylemek de, kendimi ayrıcalıklı bir yere koymak, mektuba ilişkin her şeye, alabildiğine geniş davranmak anlamına geliyor. Onu ağır ağır açmalı, ağır ve yineleyerek okumalı, düşünüp taşınarak, birçok taslaktan sonra temize çekmeli, postalamadan önce bile, daha bir süre beklemeliyim. Tüm bunlara gücüm erer ya, mektupların ani baskınından kaçınamıyor kişi. Gene de, yapmacık bir biçimde de, ağıra satabilirim kendimi, uzun süre açmam, masanın üzerinde bekler beni, bana sunar kendini, ben de sürekli olarak elimde tutarım onu, ancak evetlemeden.
Kafka (1983), Günce, İstanbul:İmge, s.23-24.

Belki de en doğrusu, Kafka da böyle bekletilmeliydi.

“Kafka yakılmalı mı?” diye defalarca soruldu belki de... Aslında sorunun yanıtı çok önceden verilmişti: Doğrudan, Kafka vermişti yanıtı.

Her ne kadar, Kafka’nın ikircikli bir durumda olduğu söylenebilirse de önümüzde değiştirilemez bir gerçek var. Tüm metinleri yakılmak için yazılmıştı. Yazdıklarının, kendisini istediği doyuma ulaştırıp ulaştırmadığı bir yana, yazmaktan “kurtulamayan” bir insan yaşamının izlerini sürdüğümüz metinler yok olmak için var olan metinlerdi.

Metinler üzerinden sağlıklı bir çözümleme gerçekleştirilebileceği önkabulüyle yola çıkılsa da söz konusu sanatsal anlatılar; kişi de Franz Kafka olduğunda, her an bir tuzağa düşme riskini de göze almak kaçınılmaz gibi görünüyor. Üzerine kapanan metinlerin altından kalkmak oldukça güç. Özellikle de doldurulması gereken çok fazla boşluk varken, çıkarsanabilecekler de bir o kadar kayganlaşıyor:

Şimdi sana yazıyla cevap vermeye kalkıyorsam, bu cevapta da yine pek çok boşluk kalacak, çünkü söz konusu nedeni kaleme alırken, senden duyduğum korku ve bunun sonuçları sana karşı özgür davranmaktan beni alıkoyacak, konunun büyüklüğü belleğimle zekâ gücümü eni konu aşacaktır.

En sonunda yazmayı başardığı mektubu, -neyse ki mi demeli- göndermedi, bekletti. Hıristiyan bir ülkede Yahudi olan, taşralı Çek proletaryasından gelen babası, yaşamın gündelik güçlüklerinin üstesinden gelerek, tek amacı olan zengin bir tüccar olabilmeyi başarmış, bu güçlükleri aşmayı öncelemiş sıradan biri, aynı zamanda da Franz için bir bunaltı nedeni:

...öbür yanda güç, sağlık, iştah, ses tonu, konuşma yeteneği, kendi kendinden memnunluk, dünya karşısında bir üstünlük duygusu, sebat, hep aklıbaşındalık, insan sarraflığı, belli bir yücekalplilik ve pek tabiî bu üstünlüklerine uygun olarak mizacının ve birden parlama huyunun yol açtığı yanılgı ve zaaflarla sen.

Babasının baskıcı, başkasının düşüncesini dikkate almayan benmerkezci yanı, Franz’ın babasının dışlayacağı düşüncelerine yansır:

Dünya üçe ayrılıyordu benim için: Birincisi, yalnız benim için konan ama benim nedense bir türlü uymadığım yasaların egemen olduğu ve içinde bir köle gibi yaşadığım dünya; ikincisi, benimkinden sonsuz uzakta bulunup senin yaşadığın ve hükümet işleriyle, sağa sola buyruklar vermelerle ve verilen buyrukların yerine getirilmeyişine içerlemelerle vakit geçirdiğin dünya ve nihayet başkalarının, buyruklardan ve buyruklara uymalardan bağımsız, mutlu yaşayıp gittiği bir üçüncü dünya.

Franz, babasının gözünde, büyüyüp adam olması gereken bir oğuldan başka bir anlam taşımıyor. Babasının özelliklerine uzak olan Franz, bu nedenle kendisini Löwy (annesinin) soyunda konumlandırmaktadır. Her şeye karşın, babasının kendisini benimsemesi, artık çok geç olsa da, son derece yaşamsal:

Ancak, senin gibi ben de suçsuzum tamamen; sana bunu bir benimsetebilsem, o zaman seninle yeni bir yaşam olanağına kavuşuruz demeyeceğim ama, çünkü bunun için ikimiz de yaşlandık artık, aramızda bir çeşit dirlik düzenlik kurulur, bitip tükenmeyen suçlamalarına son vermesen bile, bunları hafifletip yumuşatabilirsin biraz.

Nasıl da korkuyor Franz, babasından. O baba ki, özdeşleşilemeyecek kadar güçlüdür:

Seni bir dost, şef, büyükbaba, bu noktada biraz kuşkuluyum gerçi, bir kayınpeder gibi karşımda görmek beni mutlu kılardı. Ne var ki, işte bir baba olarak benim için fazla güçlüydün.

Bu güçlülük, fiziksel anlamda da kendini gösterir:

...salt vücut yapın, moralimi çökertmeye yetmişti. Sık sık plajda bir kabinde yan yana soyunduğumuzu anımsıyorum. Ben sıska, zayıf, ince bir oğlandım; sense iri yarı, uzun boylu, geniş bedenliydin. Daha bu kabindeki soyunmalarımızda kendime içler acısı bir gözle bakmıştım, hem yalnız senin karşında değil, bütün dünya önünde. Çünkü benim için her şeyin ölçüsü sendin.

Franz, erkek kardeşlerinin ölmesi, kızkardeşinin çok sonra dünyaya gelmesi nedeniyle, kendi deyimiyle ailesinin baskıcı tavrından, “ilk darbeyi yiyen çocuk” olmuştu. Çocukluğunda ödipal dönemde öğrenmesi gereken ilk yasağın (ensest yasağının) içselleştirilmesi aşamasında çok ciddi sıkıntılar (büyüdükten sonra babasına yazdığı bu mektupta vurgulanacak kadar önemli sıkıntılar) yaşamıştır. Kendisinin anne babasının yatağından alınıp çıkarılarak cezalandırılmasını, ilgi çekmek için su istemelerinin terslenmesini o dönemde hiç anlayamamıştır. Çocukluğuna ait babasıyla ilgili anımsadığı tek anı da budur. Sonradan, bu keskin baskıcı tavırlar ve yasağın öğretilmesinde uygulanan yanlışlar sonucunda, kendisini babasına karşı bir, hiç olarak duyumsar. (Nasıl da büyük bir hiç!?...)

Franz, kendisine uygulanan baskı sonucunda, babasından nefret edebilirdi ya da babasını “haklı” bularak, denileni yapabilirdi; ancak o sessiz kalmıştır:

Konuşmasını unuttum. Zaten pek parlak konuşan biri değildim, ama yine de akıcı bir konuşmanın üstesinden gelebilirdim zamanla. Ancak sen, erkenden söz söylemeyi bana yasakladın: “İtiraz yok!” diye verdiğin gözdağları ve bunun yanı sıra elini havaya kaldırışların öteden beri hiç çıkmıyor aklımdan. Karşında –hani kendi işlerin söz konusu oldu mu, değme bir konuşmacısın- duraklayarak, kekeleyerek konuşuyordum; ama bana bu kadarını bile çok gördün, ben de büsbütün sustum nihayet...

Diğer taraftan mektupta, babayla ilişkideki çok önemli bir unsurun, anne gerçeğinin de altı çizilmektedir. Babası, Franz’ı masanın çevresinde kovalayarak yakalamak ister “gibi” yaparken, annesi de onu kurtarır “gibi” yapmaktadır. Oysa Franz, buradaki anne-baba arasındaki rol dağılımında var olan sözleşmenin, özcesi oyunun, o dönemde farkında değildir. Babasının her yakalamama durumunu bir lütuf olarak algılamaktadır. Annesi, oğluna karşı sınırsız ölçüde iyi de olsa, bu iyilik babasıyla olan ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Annesi, “avı avcının önüne iten” kişidir. Bu noktada, anne-babanın, çocuk için konumlandırılması açısından mektubun, anneye de çok şey söylediği düşünülebilir. Franz, annesiyle her zaman kendisine sığınılan; ancak babasıyla olan ilişkisi nedeniyle doyurucu olmayan bir birliktelik yaşamıştır. Annesinin, babasına olan bağlılığının giderek artması, babaya gösterdiği sevgi, sadakat, Franz’ın babaya karşı açacağı savaşta, annesini babasından bağımsız bir manevi güç olarak görememesine neden olmuştur. Eninde sonunda babayı onaylayan ya da babaya karşı çıkmalarda oğlunu yalnızca kolluyor “görünen” anne, onu savaşında yalnız bırakır. Früstrasyonun babadan kaynaklandığı sanılsa da annenin rolü çok önemlidir.

Babasını, annesi rahatsızlandığında ağlarken, kendi rahatsızlığında el sallarken görmesi, Franz’ı ağlatır. Otoriter, baskıcı, benmerkezci babasının ağlaması, onun zaman zaman karşılaştığı sevecen tavrı, Franz’da çelişkili duyguların bir araya gelmesine neden olur. Bu sevecen görüntüler, ona dünyayı daha da anlaşılmaz kılar. Babasından az da olsa gördüğü sevecenlik, oğlunu sevmesiyle, onda kendini sevmekten kaynaklanan narsistik bir haz veriyordu. (İnsan kendisinde sevgilisini sever.)

Franz’ın eğitimi döneminde yaşadıkları da çok önemlidir. Babası, eğitimi sırasında oğlunda derin izler bırakan, çıkışma, gözdağı verme, alay, kötü gülme vb. yöntemleri kullanır.

Üzerimde uyguladığın eğitim yönteminin dış bakımdan sağladığı başlıca sonuç, daha uzaktan seni anımsatır gördüğüm her şeyden kaçmamdı. İlkin mağazadan kaçtım.

Gerçi, Franz’ın kaçmayı ne ölçüde istediği de tartışılabilir. Gerçekten istediğinin, alttan alta, dışlanmış olarak yaşamak isteği olabileceği de düşünülebilir. “Günce”de doğrudan şunu söyler: “Olabildiğince yalnız kalmalıyım. Başardığım ne varsa ancak yalnızlığımın karşılığıdır.”[1]

Babasıyla “güçlü” etkisinin yanı sıra geçerli nedenlerle de evlilikten kaçınır. Yine “Günce”de şöyle demektedir: “İlişki korkusu, içtenliğin kurulması korkusu. Böylelikle hiç yalnız kalamam.” Evlenmesi için babasının “üstün” niteliklerine sahip olması gerekmektedir. Bunun için uğraşmaksa aslında bir bakıma “yazan” Franz’a ihanettir. Evlilik, Franz için olanaksızdır. Mektubunda babasının, bir haritanın üzerine boylu boyunca uzandığını düşündüğünü anlatır. Kendisine, babasının ulaşamadığı alanlarda yaşama zorunluluğu kalmaktadır. Evlilik de babasının altında kalan alanlardan yalnızca biridir. Yazmak ise kendisine kalan dünyanın bir parçasıdır.

Yazarak, kendini özgür kılmaktadır. Babasının, yazmasına karşı koyması da onu daha çok yazmaya itmektedir. Yazma eylemine, geç saatlere kadar sigorta şirketinde çalıştıktan sonra -genelde saat 23:00’ten sonra- başlar.

Kafka da yarattığı roman ya da öykü kahramanları gibi hep kendi yaşamlarının yalnızlık/dışlanmışlık çıkmazlarına tutsak edilmiştir. Kafka için belki de sonradan gönüllü bir tutsaklığa dönüşmüştür bile denebilir yazmak. YAZMAK, TEK TAMAMLANMA NOKTASIDIR. Her anlatısında da tanrısal bir baba figürü vardır. Her anlatı kahramanı biraz Kafka’dır. “Karar” adlı öyküsündeki baba, oğluna kendini boğarak öldürmesini buyurduğunda, oğul da kendini bir ırmağa atar. Kafka ise yazı tutmasına yakalanır. Neyse ki yakalanır. Neyse ki yakılmaz.



[1] Kafka (1983), Günce, İstanbul:İmge, s.62

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SONSUZ OKUR ÖYKÜLERİ VI